Bir de yağmur olasılığı var tabi. Toplamda 35 gün süren rotamızda normal şartlarda 4-5 kere yağmura yakalanma olasılığımız mevcuttu o bölgenin iklimine göre ama biz sadece 1 gün yağmurda yürüdük. O da toplamda 2 saat falandır. Neyse ki yanımızda İstanbul Maratonunda verdikleri poşet yağmurluklarımız vardı da çok ıslanmadan atlattık onu da 🙂

Gelelim yemek olayına. Öncelikle ülkemin yemeklerini seveyim gerçekten. 35 gün boyunca her gün özlemle andığımız şeyler arasında geliyordu yemekler. Özellikle de kahvaltı.

Adamların kahvaltı anlayışları margarin-marmelat-kızarmış ekmek ve kahveden oluşuyor. Hani nerde peynir zeytin? Kahvaltıların olmazsa olmazı yumurta nerde? Yok. Varsa yoksa margarin-marmelat. Yemedim valla. 35 gün boyunca margarin ve marmelata direndim resmen. Uğur tabiki affetmedi ve bulduğu yerde mideye indirdi hepsini afiyetle. Genel olarak kahvaltılarda marketten malzeme alıp sandviç yapıp yiyorduk. Hem doyurucu oluyordu. Hem de o şartların içinde sağlıklı. Bir de fıstık ezmesi ve nutella götürmüştük yanımızda. Hangisi kimin için anlamışsınızdır zaten 🙂 Bazen kahvaltı fıstık ezmesi ekmek ve kahveden de oluşuyordu. Tabi sürekli aynı şeyi yemek sıktığı için ara ara değiştiriyorduk rutinleri. Gün içerisinde yemek için de çantamızda her daim müslimiz vardı. Evden hazırlayıp koyduklarım bitince de orada marketten aldık. Yoğurtla veya sütle yiyerek sağlıklı ve doyurucu öğünümüz oluyordu böylece. Hatta bazen cazip bir seçenek olmadığında taze meyveyle yoğurt-yulaf yediğimiz akşam yemeklerimiz de oldu. Meyve demişken bolca meyve yedik. Özellikle de muz ve şeftali. En ucuzları onlardı çünkü 🙂 Euro alıp başını gidince harcanan paraya da ekstra dikkat etmek zorundaydık. Yürürken küçük molalarda bir önceki gün marketten alıp çantaya depoladığımız meyve veya bisküvilerden yiyorduk.

Yol üstünde bolca cafe-bar da görüyorsun zaten. Oralarda da yiyecek-içecek seçenekleri de fena değildi. Bir kahve sever olarak bu sayede bolca kahve içtim 🙂 Bir de yulaflı barlar var. Sütle birlikte güzel ikili oluyorlardı. Bolca da onlardan tükettik. Ve akşam yemeği. İşte burası çok renkli 🙂

İlk günler kaldığımız yerlerde oldukça geniş içeriğe sahip Pilgrim Menü dedikleri menülerden yedik. Pilgrim bu yolu yürüyenlere deniyor. Menünün adı oradan geliyor. Ortalama fiyatı kişi başı 10 Euro olan bu menülerde iki bölüm var. Her iki bölümden birer tane seçebiliyorsun. İlk kısım çorba, salata, makarna gibi seçeneklerden oluşurken ikinci bölüm de daha çok et seçenekleri oluyor. Sonrasında da bazen seçenekli tatlı bazen de tek bir tatlı seçeneği geliyor önünüze. Yanında da koca bir şişe şarap ve su. Başka içecek seçeneği yok ama. Kendileri bolca şarap yaptıkları için şarap oldukça ucuz. Üstelik en ucuzu bile bizdeki orta standartta bir şaraba denk geliyor diyebilirim. Şarap seven için oldukça cazip oluyor bu menüler. E haliyle ben de hakkını verdim tabi 🙂

İlk yediğimiz Pilgrim Menüler oldukça lezzetliydi fakat sonra gittikçe vasatlaşmaya başladı. E tabi fiyatı da TL’ye çevirdiğinde pek de ucuz olmayınca biz de vazgeçtik menü yemekten. Günün şartlarında hangi seçenek cazipse o şekilde hallettik akşam yemeklerini de.

Kaldığımız yerlerin büyük çoğunluğunda mutfak vardı. Ama herkes kullandığı için ve kullanan çok temiz bırakmadığı için ilk günlerde kullanmasak da sonrasında temizlik standartları daha iyi olan mutfaklarda birkaç akşam makarna yaparak akşam yemeklerini hallettik. Bazen de marketten aldığımız hazır salata malzemesi ve ton balığı yedik.  Sonuç olarak bolca yedik aslında. Çünkü o kadar çok yürüyorsun ve yoruluyorsun ki düşündüğün tek şey ne yiyeceğin oluyor. Yediklerini de fazlasıyla yaktığın için çok da sıkıntı yapmana gerek kalmıyor. Yolun güzel artılarından birisi de buydu tabi 😉 Ama gerçekten kendi yemeklerimizi ve özellikle de kahvaltımızı o kadar çok özledik ki döndüğümüzden beri çılgınlar gibi yemek yapıyoruz evde 🙂

Herkesin bu konuda en çok sorduğu soru da kilo verip vermediğimiz. Uğur yaklaşık 5 kg verdi; ben de 2,5 kg verdim. Fazla kilosu olup da yürüyenler için bu rakamların çok daha fazla arttığından eminim. Çünkü o tempoda kilo vermemek neredeyse imkansız.

Bir de kaldığımız yerler var tabi. Ki bu kısım bu kadarcık bir yazıya sığamayacak kadar çok hikaye barındırıyor. Ama genel hatlarıyla özetleyeceğim. Biz ilk giderken hostellerde 2 kişilik özel odalarda kalırız niyetiyle çıkmıştık yola. Sonra Saint Jean’deki Camino ofisinde kadının bize verdiği Albergue’lerin olduğu kağıdı elimize alınca işler biraz değişmeye başladı. Çünkü fiyatlar arasında uçurum vardı. Herhangi bir hostelin 2 kişilik odası minimum 40-50 Euro’yken Albergue’lerde fiyatlar kişi başı 5-10 Euro arasındaydı. Bizde arada hostelde kalıp kendimizi şımartırız, kalan günlerde de alberguelerde kalırız dedik. Peki sonuç? 33 günde sadece 3 gün normal bir hostelde kaldık 🙂

Albergue dediğim şey aslında tamamen bu yolu yürüyenler için devlet tarafından yapılmış yurtlar. Evet tam bir yurt ve yatakhane sistemi var yani. Toplu duş ve tuvaletler. Kocaman bir yatakhane ve içinde bolca ranza. Bu yatakhanelerin 6 kişilik olduğunu da gördük, 90 kişi olduğunu da. Manzara gözünüzde canlanmaya başlamıştır. Burdan sonrasını kendi adıma yazıyorum çünkü her yerde ve her durumda uyuyabilen bir insan olan Uğur için bunlar tabi ki sorun değildi. Ama benim için tam bir kabustu. Ufacık bir ışıkta ve seste bile uyuyamayan ben 35 gün boyunca böyle yatakhanelerde uyumaya çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü akşam yatıp gece uyanmadan sabah kalktığım gün sayısı maximum 5’tir. Şimdi bunları gülerek yazıyorum ama bu konuda sinirden ağlayacak duruma geldiğim anlar oldu. Aynı anda horlayan insan topluluğu. Biri sussa diğeri başlıyor. İlk günler çıldıracak gibiydim. Sonra baktım olacak gibi değil 4. günde kulak tıpası aldım. Sonra rahat ettim mi diye sorarsanız. Hayır. Kulak tıpası sesleri bir nebze azalttı ama tamamen işe yaramıyor. Ama en azından biraz daha uyuyabilir hale gelmiştim onlar sayesinde. O yüzden haklarını yemek istemem. Minnettarım 🙂

Bu albergue’lerdeki yataklara değinmek istiyorum bir de. Çok nadir de olsa temiz çarşafı yastık kılıfı olanları da gördük. Ama genelde  hiç çarşaf falan vermiyorlardı.

Böyle olunca uyku tulumunun sınırları içinde uyumaya çalışıyorsun maalesef. Ama şanslıysan bazı yerlerde de tek kullanımlık çarşaf ve yastık kılıfı veriyorlardı. İlk giriş yaptırırken bu tek kullanımlık çarşafları vermişlerse mutluluktan havaya uçuyorduk 🙂 Yolun ortalarına doğru akıllılık yapıp verdikleri tek kullanımlık çarşafları atmayıp çantaya koyduk ve çarşaf vermeyen birkaç yerde böylece çarşafla uyuma lüksüne sahip olabildik 🙂 Hatta o kadar garantiye aldık ki kendimizi yolun son gününde çantamızda paketi bile açılmamış tek kullanımlık çarşaflarımız vardı 🙂 Gitmeyi düşünenlere şiddetle tavsiye ediyorum.

Şimdi böyle kalabalık yerlerde kalınca tabi temizlik de ayrı bir sıkıntı oluyor. Devlete ait ve ucuz oldukları için zaten süper bir temizlik olmuyor albergelerde. E bir de kullananlar da temiz bırakmayınca insanın sınırlarını zorlayan manzaralar çıkıyor ortaya. İşte bu temizlik olayı Camino boyunca benim en büyük sınavımdı. Caminoda en çok zorlandığım şeyi sorsanız kesinlikle yürümek falan değil; hijyen derim. Asla 1 gün bile kalacağımı düşünmediğim standartlarda 35 gün geçirdim. Ama bu da yolun bir parçasıydı. Giderken ilk hedeflediğimiz şey sınırlarımızı zorlamaktı. Bu sadece fiziksel olarak değildi elbette. Bu konuda hayal bile edemeyeceğim derecede zorladım sınırlarımı. Ve gerçekten istediğim şey için tüm şartlara katlanabileceğimi gördüm. Kendimde keşfettiğim en güzel şeylerden biridir bu. Şimdi böyle kaldığımız yerlerle ilgili bir sürü olumsuz şey yazdım ama ben bu konuda biraz takıntılı olduğum için fazla zorlandım. Uğur da dahil olmak üzere bir çok insan benim kadar sıkıntı yapmadan kalıyordu bu yerlerde. Kaldığımız yerlerde öyle manzaralarla karşılaştık ki her gün yeni şeylere şaşırıyorduk. Bir gün birleştirilmiş ranzaları görüp şaşırırken başka bir gün kapısı perdesi olmayan duş görüp önceki günlere şükrettik. Zordu, bunları hazmetmek en zoruydu gerçekten 🙂

Kaldığımız yerlerle ilgili beni en zorlayan kısımları yazdım ama hep mi böyle kötüydü derseniz tabi ki değildi. Çok güzel artıları da var. Mesela kaldığın albergue’deki herkes senin gibi yürüyor. Aynı amaç uğruna oradasın yani herkesle. Böyle olunca da paylaşacak konuşacak ortak noktalar bulmak zor olmuyor. Sonra her gün bir sürü milletten farklı farklı onlarca insanla tanışıp sohbet etme, paylaşım yapma imkanı buluyorsun. Tabi farklı insanların yanında bir de sürekli karşılaştığın aynı kişiler de oluyor. Yol üstünde mola verdiğin cafede bir bakıyorsun dün akşam yan ranzanda yatan kadın. Ya da albergeue’ye giriş yaptırmak için sıraya geçtiğinde önünde arkanda beraber yürüyüp sohbet ettiğin insanlar oluyor. Bir süre sonra yüzler tanınmaya başlıyor, paylaşımlar artıyor ve o yolu yürüyenlerle aranda garip ama güçlü bir bağ oluyor. Uzun süre beraber yürüdüğün birini yol üstünde veya kaldığın yerde görünce ailenden birini görmüşsün gibi mutlu oluyorsun. Bu çok güzel bir his. E tabi o kadar sohbet ettiğin, paylaşım yaptığın insanların arasından gerçekten iz bırakanlar ve kalıcı bağ kurdukların da oluyor haliyle.

Mesela Milano’da yaşayan Federico’yla birkaç gün aynı yerde kaldık. Beraber yemek yedik, sohbet ettik. Sonra Bulgaristan’lı Pavlina, İtalya’nın güneyinde yaşayan Elena, Alman Lisa, Kanada’lı harika pozitif kadın ve daha fazlası.

Hepsiyle paylaştığımız şeyler gerçekten çok değerli. Özlüyoruz daha şimdiden o anları 🙂

Bir de kaldığımız yerlerde “Donativo” olayı var. Donativo bağış demek İspanyolca’da. Bazı yerlerde kilisenin hemen yanına yapılmış ve geliri kilise için kullanılan Donativo albergue’ler vardı. Bunların belirli bir ücreti yok. Hepsinin girişinde bir bağış kutusu var ve sen ne kadar istersen o kadar atıyorsun kutuya.  Donativo olan albergue’lerde çalışanlar da gönüllüler oluyor. Donativo albergue’lerin çoğunda yine bağış usulü sabahları kahvaltı oluyor. Mutfaklarında yiyecek-içecek  malzemesi oluyor ve kalanlar istedikleri gibi kullanabiliyor. Hatta bazılarında akşam yemekleri de oluyor. Biz sadece birine denk geldik ve çok güzel bir tecrübeydi.

İmece usulü yapılan yemek ve kurulan büyük bir masada orada kalan herkesle birlikte yemek yiyorsun, sohbet ediyorsun. Biz çok keyif almıştık o akşam yemeğinden 🙂

Devamı için; Camino Macerası 4

Share:

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *