Ertesi sabah kalkıp yine toplu yapılan kahvaltının ardından yola koyulduk tekrar. İyiydim, fiziksel olarak da mental olarak da. Bir önceki gün bitsin diye yürüdüğüm yolları keyif alarak yürüyordum. Yolun ilerisine baktığımda bitmeyen yokuşları değil ağaçlarla iç içe geçmiş bulutları görüyordum. Manzara muhteşemdi. O kadar yokuş çıkmıştık ki bulutların üstünde yürüyorduk. Buna daha önce sadece uçakta giderken şahit olmuşken şimdi yürüyerek deneyimlemek gerçekten büyüleyiciydi. Tüm yol boyunca manzarasından en keyif aldığımız gündü 2. günümüz. İşte böyle coşkuyla yürürken fark ettim ki evet artık inanıyordum. Bu yol bitecekti.

Her şey güzel gidiyordu ama büyük bir sıkıntımız vardı. Dizlerimiz. İkimizin de diz kapakları ciddi anlamda ağrıyordu. Böyle devam ederse bize ciddi sıkıntı çıkarabilirlerdi. Sebebi de çantalarımızın ağırlığı. İlk gün o ofiste milletin abarttığını düşünmüştük ama daha 4. günde çantalarımızın ağırlığı yüzünden diz kapaklarımız patlamış, omuzlarımız çökmüş haldeydi. Bu yol böyle bitmez diyerek ağırlık azaltmaya karar verdik. Önce bi atsak mı dedik ama hiç bir eşyamıza kıyamadık. Biz de çözümü kargolamakta bulduk. Yürüyüşün 4. gününde Pamplona isimli büyük bir şehirden geçtik. Pamplona’ya vardığımızda soluğu Post Office’te aldık 🙂 Çantamızda gereksiz ne varsa çıkardık hepsini. Çantadan ilk çıkan ne oldu dersiniz?Tabi ki hamaklar 🙂 Camino’ya hamak götüren ilk insanızdır diye kendimizle dalga geçtik hep ama sonraki günlerde başka birinde daha görünce yalnız olmadığımıza sevindik. Açıkçası biz Camino’yu çok farklı şekilde düşündüğümüzden sabah yürüyüp öğlenleri mola veririz, molalarda da hamakta uzanıp dinlenip keyif yapıp akşamüstü yola devam ederiz niyetindeydik. Ne cahillikmiş ama 🙂 Olay öyle değilmiş ki. Sabah kalkıp yürümeye başlıyorsun. Küçük yemek molaları dışında o gün kalacağın yere kadar da yürüyorsun durmadan. Biz biraz yanlış anlamışız olayı yani gitmeden önce 🙂 Bu arada neden mola vermeden yürüdüğümüzü de şöyle açıklayayım. Biz ilk günler sık mola verip bolca dinlenerek yürüyorduk. Ama çok sık mola verdiğin zaman gideceğin yere geç varıyorsun ve eğer albergue’de kalmak istiyorsan kontenjan sınırlı olduğu için geç saatte varırsan yer bulamama ihtimalin var. Ayrıca gideceğin yere vardığında da bitmiyor olay. Gidip yerleşip duş almak, çamaşırlarını yıkamak, yemek yemek falan derken zaten akşamüstü oluyor ve sonrasında da dinlenmek için kendine zaman ayırabiliyorsun. Bir de tabi yürürken molayı uzun tutunca sonrasında yürümek daha zor oluyor. Vücudu soğutmadan mola verip devam etmek en güzeli. Bunların hepsini deneme yanılma yoluyla öğrendik tabi biz :)Mesela ilk günler 5-6 km de bir mola verip bazı molalarda uzun uzun keyif yapıyorduk. Sonra baktık ki o kadar uzun mola verince yürümek daha da zorlaşıyor. O yüzden molaları kısa tutmaya başladık. Zamanla kondisyonumuz da ciddi artınca ilk başta 5-6 km de bir verilen molalar artık 12-15 km de bire düştü. Yani sabah bir şeyler atıştırıp çıkıyorduk ve 10. km’den sonra denk gelen güzel bir yerde kahvaltı molası verip yolun kalanını molasız bitiriyorduk.

Neyse sonuç olarak hamaklar çıktı çantadan. O kadar para verip sadece bu yol için aldığımız çadırı da çıkardık çantadan. Çünkü konaklamayı düşündüğümüzden çok daha ucuza hallediyorduk ve çadır hem zor hem de gereksiz olacaktı. Konaklama ucuzdu ama ucuz etin yahnisi olayı da fazlasıyla mevcuttu. Buna ayrıntılarıyla değineceğim tekrar. Sonra kafa lambalarımız, güç bankası, sözde minimum sayıda götürdüğümüz kıyafetlerimizden fazlalık olanlar falan derken bütün gereksiz ağırlıklarımızdan kurtulup hepsini paketleyip Türkiye’deki ev adresimize postaladık.

Görevli kadın 15-20 günü bulur dedi. Bizim için zaten problem değildi çünkü 1 ay sonra dönecektik ve güvenlik kargolarımızı alıp bekletiyordu. Ama eve döndükten sonra güvenliğe kargomuzun hiç ulaşmadığını, internetten kargomuzu sorguladığımızda da aslında Pamplona’dan hiç çıkmadığını ( hala Pamplona’dan neden çıkmadığı konusunda hiç bir fikrimiz de yok ayrıca) ve 15 günü geçtiği için de direk imha edilerek artık çöp olduğunu öğrendiğimizde küçük çapta bir şok geçirdik. İçimize oturmadı desem yalan olur açıkçası. Ama sonra en azından yolu tamamlayarak döndüğümüzü ve ne olursa olsun buna kesinlikle değdiğini düşündük. Bu da böyle acı bir tecrübe oldu bizim için 🙂

Post ofisten çıktığımızda çantalarımız olması gereken ağırlığa inmiş, biz de hafiflemiştik. Gerçekten fazla ağırlıkla yürümek hiç akıllıca bir davranış değil ve performansı ciddi derecede düşürüyor. Ayrıca bel ve diz kapağı sağlığı açısından da oldukça riskli. Çantalar hafifledikten sonraki günlerde yavaş yavaş ağrılarımız azalmaya başladı. Ama dizdeki ağrılar kolay geçecek gibi değildi.Eczaneden diz bandı aldık ve onları kullanarak diğer günlerde biraz daha rahatlattık kendimizi.

Sonraki günlerde Uğur’un ayakları su toplamaya başladı. Her gün ayrı bir tarafı su topluyordu. Zaten yolu yürüyenlerin %80’i ayaklarında ciddi sıkıntılar yaşıyordu. Ben o şanslı yüzdedeydim sanırım ve tüm yol boyunca ayaklarla ilgili hiçbir sıkıntı yaşamadım. Uğur ayaklarındaki baloncuklarla uğraşmaya devam ederken bir sabah kalktık vücudunda kırmızı kabarıklıklar var. Ve kaşınıyorlar. Önce yediği bir şey dokundu diye düşündük. Ertesi sabah geçmiş olma umuduyla uyandığımızda çok daha fazla arttığını kabarıklıkların tüm vücuduna yayıldığını gördük. Hemen eczaneden bir ilaç aldık. Eczacının söylediğine göre yattığı yataktan geçmiş veya böcek ısırmış olabilirdi. Sonraki birkaç gün düzenli kremi kullanınca neyse ki geçti kabarıklıklar. 4-5 gün sonra da tamamen bitti. Bu arada ayaklarındaki su toplaması da iyice azalmıştı. Tabi çekilen tek sancılar bunlar değildi maalesef. Bir de her gün vücudun ayrı bir uzvundan patlayan ağrılar var. Bir sabah kalkıyorsun ve herhangi bir yerin feci bir şekilde ağrıyor oluyor. O gün öyle yürüyorsun. Ertesi sabah sen ağrının geçmiş olmasını umarken yepyeni bir ağrı seni karşılıyor. Üstelik diğeri de yerli yerinde dururken hem de 🙂  Yeni ağrı diğerini unutturuyor ve bu böyle devam ediyor. Bir süre sonra ağrıyla yürümeye alışıyorsun sen de. Kabulleniyorsun onu, benimsiyorsun hatta 🙂 Ama yaklaşık 15. günden sonra daha rahattı diyebilirim. Ağrılar azalmaya başladı; ya da biz alıştık bilmiyorum 🙂 Peki şuan  tamamen geçti mi diye sorarsanız; geçmedi. Camino hatırası olarak hala sağ dizimde ara ara ufak bir sızı hissediyorum. Uğur’un da sol bacağında tam geçmeyen bir ağrısı mevcut. Zamanla geçer diye umuyoruz 🙂 Bunlar da tuzu biberi oldu yolun.

Bu arada yolla ilgili en çok merak edilen şey de yönümüzü nasıl bulduğumuz. Yolun 1. km’sinden 800. km ye kadar ki tüm yol boyunca yolun simgesi olan deniz kabuğu ya da sarı ok görüyorsunuz. Bu simgeleri takip ederek yürüyorsun yolu. Yol ayrımı mı denk geldi. Mutlaka bir tarafta bir simge gözüne çarpıyor hemen.

Dağda bayırda, patika yolda, araba yolunda ya da şehir merkezinde. Her yerde mutlaka takip edeceğin bir işaret veya tabela mevcut. Kaybolman imkansız yani. Sadece Burgos isimli büyük bir şehirden geçiyorsun rotanın ortalarına doğru. Burgos’ta şehrin merkezinde pek simge yoktu. Onda da kaldığın yerden bir şehir haritası alarak çok rahat bulabilirsin gideceğin yolu. Zaten şehrin merkezinden çıktığın an bütün simgeler tekrar seni kucaklamaya devam ediyor 🙂

Peki yol nasıl? Nerelerden yürüyoruz? Aslında her yerde yürüdük diyebilirim. Bir gün yemyeşil bir ormanın içindeki patikadan yürürken ertesi gün çorak tarlaların ortasında güneşin altında yana yana yürürken bulabiliyorsun kendini.

Toprak yollardan asvalta çıkıp arabaların kenarından yürüdüğün zamanlar da oluyor. Bazen yürürken 10 km boyunca hiç bir yerleşim çıkmıyor karşına; bazen de 3-4 km de bir köy-kasabadan geçiyorsun. Yol üstünde bolca çeşme olduğu için genelde su sıkıntısı çekmiyorsun ama yeri geliyor 10 km çeşme bulamadığın da oluyor. Hepsine hazırlıklı olmak lazım.

Bir de sıcaklık var. Malum biz yolu Ağustos’ta yürüdük. Aslında gitmeden okuduğum 1-2 yazıda yaz aylarından ziyade bahar aylarının tercih edilmesi gerektiği yazıyordu ama biz hava durumunun çok sıkıntısını yaşamadık diyebilirim. Evet gündüz fazlasıyla sıcak oluyordu ama onun da çözümü erken kalkıp yürümekte bulduk. Gerçi Uğur bu durumdan çok hoşlanmasa da oldukça erken saatlerde kalkıp daha hava aydınlanmamışken yürümeye başlıyorduk. Böylece öğle saatlerinde çok fazla yürümek zorunda kalmadan o gün gideceğimiz yere varıyorduk. İlk gün saat 7 de uyanmıştık Orisson’da. Sonra günler ilerledikçe alarm kurulan saat daha da erkene alındı ve 5’e sabitledik 🙂

Her sabah 5 te kalkıp hazırlanıp bir şeyler atıştırıp yola koyuluyorduk ve yolun durumuna ve uzunluğuna göre de öğle saatlerinde gideceğimiz yere varıyorduk. Son günlerde kendimizi şımartıp 5.30 da kalktığımızı da itiraf ediyorum 🙂 Sabah 5 buçuk civarında yürümeye başladığımız için hava karanlık ve biraz da soğuk oluyor. Sabahları üstümüzde polarla üşüyerek yürüdüğümüz yol günün ilerleyen saatlerinde şort tişörtle terleyecek kıvama geliyordu. Hatta öyle ki sabahları soğuktan titreyerek yürüdüğüm zamanları da biliyorum. Aynı zamanda bugüne kadar hiç sahip olamadığım derecedeki bronzlukta amele yanıklarına da sahibim. İkisini de aynı zaman diliminde dibine kadar yaşamak biraz değişik oluyor haliyle. Ayrıca bu yolu kışın da yürüyenler varmış. Biz Ağustos ayında gitmemize rağmen sabahları üşüyorduk, kışın yürüyenlerin halini düşünmek bile istemiyorum. Akıl karı değil bence.

Devamı için; Camino Macerası 3

Share:

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *