Gitmeden önce bir yazı paylaşmıştım Camino’yu anlatan. Daha doğrusu anlatmaya çalışmıştım çünkü ben de çok bir şey bilmiyordum gidene kadar.
Camino yolculuğumuz biteli yaklaşık 3 hafta oldu. Evimize döndük. İşe başladık ve kaldığımız yerden devam ediyoruz buradaki hayatımıza. Tabi bazı farklılıklarla 🙂 Buna daha sonra tekrar döneceğim.
Evet döndük ve evimize kavuştuğumuz için mutluyuz. Ama Camino’yu anlatmaya başlamadan önce bir itirafta bulunmak istiyorum. Daha şimdiden özledik. Yürümeyi, yolu, yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi ve daha fazlasını. Şimdi deli bunlar diye düşünen çok olacaktır. Onca eziyetten sonra döndünüz ve özlüyor musunuz gerçekten diye soranlar oldu çünkü çevremizde 🙂 Evet özlüyoruz. Çünkü bizim için tarifi olmayan bir tecrübeydi. Bu tecrübeyi, yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi paylaşma zamanı şimdi.
Başlıyorum öyleyse 🙂
Önce biraz yolculuk öncesi hazırlıklardan başlamak istiyorum. Malum yol bizim ülkemizde çok bilinmiyor. Bu yüzden yolla ilgili bilgi edinme konusunda biraz sıkıntı yaşadık. İnternette 1-2 blogda son 100 km’yi yürüyüp yazılmış birkaç yazı okumuştum. Bir de tabi sevgili Dicle’nin anlattıkları. Dicle gerçekten bu konuda bize çok yardımcı oldu ama şöyle bir sıkıntımız vardı. Dicle Camino yollarından Norte’yi yürümüştü. Biz ise Frances yürüyecektik. İki yolun fiziki şartları ve imkanları çok farklı olduğundan direk Frances yoluyla ilgili bir fikrimiz olmadan çıktık yola diyebilirim. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da evet biraz bodoslama dalmışız sanırım. Ama onun da güzellikleri olmadı değil 🙂


Gelelim malzeme konusuna. En önemli şey ayakkabı. Malum her gün ayağında olacak ve 800 km yürüyeceksin. Önce normal bir spor ayakkabıyla da gidilebilir kafasındaydık ama biraz araştırınca o işin o kadar basit olmadığını anladık. Öncelikle ayakkabı bilekli olmalı. Uzun süre yürüdüğümüz için ve sadece düz yol olmadığı için bileği koruması açısından bilekli trekking botu olması gerekiyor tercih edilecek ayakkabının. Tabi bir de su geçirmez olması ve hava alması da olmazsa olmaz özelliği. Tüm bu özellikleri göz önüne aldığımızda biraz araştırarak ayakkabılarımızı aldık önce. North Face tercih ettik biz. Ve oldukça da memnun kaldık. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.
Ve çanta. Zaten hali hazırda yıllardır kullandığımız çantalarımız olduğu için çanta almadık ve olan çantalarımızla gittik. Benim çantam 50 litre, Uğur’unki de 85 litreydi. Dicle’nin önerisi daha az hacimli çantalarla gitmemizdi ama istediğimiz standartta çantaların fiyatları oldukça yüksekti; bu yüzden biz de kendi çantalarımızla bu işi hallederiz dedik. Bu konuda da yolu yürümeyi düşünenlere tavsiyem 30-50 litre arası çanta idealdir. Kendinize eziyet etmenize hiç gerek yok. Biz yaptık siz yapmayın 🙂 Bu acı tecrübeyi birazdan ayrıntısıyla anlatacağım.
Peki çantaya neler koyduk?
Minimum sayıda kıyafet, olması gerektiği kadar kişisel bakım ürünü, havlu, plaj terliği, 2’şer tane kitap, uyku tulumu, kafa lambası, çadır, mat, baton ve 1’er tane hamak. Evet hamak götürdük yanımızda 🙂 Genel hatlarıyla çantamızdaki ürünler bunlardı. Bir de yiyecek olarak evde kendi hazırladığım 2 paket müsli karışımıyla 2 tane de plastik kase ve çatal kaşık koyduk. Sağlıklı beslenme önemli çünkü 🙂 Hem de ucuz 😉 Bu arada yanımıza çadır almamızın sebebi öncesinde de bahsettiğim gibi bazı akşamlar çadırda kalırız böylece konaklamayı biraz ucuza halletmiş oluruz diye düşündük. Bu yüzden de gayet güzel bir çadırımız varken hafif bir çadır olması gerektiği için 600 TL verip yeni bir çadır aldık sırf bu yol için.
Çantamızı hazırladığımızda fazlasıyla dolmuştu ve düşündüğümüzden daha ağır gibiydi. Neyse alışırız diyerek çıktık yola. Uçak, tren ve otobüs yolculuğu yaparak yürüyüşe asıl başlayacağımız yer olan Saint Jean Pied de Port’a vardığımızda saat gecenin 11’iydi. Tabi herhangi bir yere rezervasyonumuz olmadığı için rastgele girdiğimiz bir hostele yer sorduğumuzda dolu olduğunu ve bu saatte zor yer bulabileceğimizi öğrenince küçük bir şok yaşadık ilk başta. Neyse ki gelmeden önce internetten bir camping olduğunu görmüştüm ve biz de o campinge gittik çadırımızın olmasının rahatlığıyla. Gece çadırımızı kurup uyuduk. Ertesi sabah yolculuk başlıyordu ve biz hiç olmadığımız kadar heyecanlıydık.


Sabah kalkıp toplanıp taktık çantalarımızı sırtımıza. Doğru turizm ofisine. Turizm ofisinden özel Camino Pasaportlarımızı alıp sadece bu yolu yürüyenler için olan Camino ofisine gittik. Bu ofiste gerçekten şahane bir şekilde bizimle ilgilendiler. Hemen yolun simgesi olan deniz kabuklarından birer tane alıp bağladık çantamıza. Kaydımızı yaptı bizimle ilgilenen kadın. Son yıllarda gelen ilk Türk olduğumuzu söyledi ayrıca.

Yürüyeceğimiz yol üzerindeki bütün kasabalardaki kalınacak yerlerin bilgilerinin olduğu bir kağıtla, gün gün bölünmüş olarak tüm yolun eğim ve km haritasının olduğu bir kağıt verdiler bize. Onları görünce bir mutlu olduk orada. Çünkü elimizde hiç kaynak yoktu. Ofiste çantalarımızı tarttık. Uğur’un çantası 15,5 kg benim çantam da 11,5 kg çıktı. Ama orada yazılan bilgilendirme kağıdında kendi kg aralığımıza baktığımızda ikimizin de çantası 5 kg daha fazlaydı. Çantamızın ağırlığını görenler şoka girse de biz biraz abarttıklarını düşünerek çıktık ofisten 🙂 Abartanın onlar olmadığını anlamamız biraz sancılı oldu ama sonrasında 🙂
Yol için marketten biraz alışveriş yapıp yola koyulduğumuzda saat 13.30 civarıydı. Hava oldukça sıcaktı. Yürümeye başlamak için hiç mantıklı bir saat değildi aslında ama 1 günümüz daha boşa gitmesin diye oldukça heyecanlı bir şekilde çıktık yola. Elimizdeki eğim ve km’lerin olduğu kağıda baktığımızda en fazla eğimin olduğu günün ilk gün olduğunu görünce bi gözümüz korkmadı değil tabi.


İlk km’lerde her şey oldukça güzel giderken bir süre sonra güneşin feci derecede yakması, hiç bir şekilde bitmeyen yokuşlar ve sırt çantasının gittikçe artan ağırlığıyla benim motivasyonum da gücüm de tükenmeye başladı. Sürekli verdiğimiz kısa molalar anlık kendime getirse de 500 metre yürüyünce yine kesiliyordum. Uğur ise gayet iyiydi. İçten içe olmayacak galiba dedim. Bitiremeyeceğim ben bu yolu. Daha ilk 10 km’deydik ve ben başaramayacağımı düşünmeye başlamıştım. Yorulmuştum, umutsuzdum ve böyle olduğu için mutsuzdum da.

Ve 8 km sonra Orisson’daki albergue’ye vardık. Bu arada Albergue bizdeki pansiyon tarzı yerlere deniyor orada. Eğer o albergue’yi geçersek önümüzdeki 18 km boyunca başka bir yerleşim yoktu ve yolun kalanında da bolca yokuş vardı. Tüm bunların yanında saat 16.00 olmuştu. Bu yüzden ilk gün sadece 8 km yürüyerek Orissonda kaldık. Bacaklarımız ağrıyordu; hatta zor yürüyorduk diyebilirim. Ama günün kalanında bolca dinlendik. Akşam alberguenin restoranında kalan herkesin bir arada oturduğu upuzun kurulmuş masada yemek yedik. Bolca sohbet ettik, kadeh kaldırdık. Yemeğin sonunda herkes teker teker ayağa kalkıp kendini tanıttı ve neden orada olduğundan bahsetti kısaca. Herkes birbirinden çok farklıydı. 11 yaşında ailesiyle gelen çocuk da vardı; 75 yaşında partneriyle gelen kadın da. Yolun sadece bir kısmını yürüyecek olan da vardı; bizim gibi tamamını yürümeyi hedefleyen de. Diller, dinler, renkler farklıydı. Ama amaç aynıydı. Umut aynıydı. Gözlerdeki heyecan,tutku aynıydı. O akşam yemeğinden sonra 6 kişilik odamızda ranzanın üst katındaki yatağıma yattığımda düşündüm ve kendi kendime söz verdim. Pes etmek yoktu. Önce kendim inanmalıydım. İnandığım için buradaydım ve bunca şeyin hakkını vermeliydim. Yeni günün heyecanı ve gücüyle uykuya daldım o gece; bacaklarımdaki ağrıları hissede hissede.

Devamı için ; Camino Macerası 2

Share:

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *