Antakya gerçekten de tam bir medeniyetler şehri. Farklı dil, din ve inançlardan insanların iç içe ve en önemlisi de birbirine saygılı bir şekilde yaşayabildiği bir şehir burası. Bizim şehrin en çok beğendiğimiz tarafı da bu oldu. Bizim ülkemizin genelinde malesef ki bu durum çok böyle olmadığından insanların bir arada ve hoşgörüyle yaşamaları inanılmaz hoşumuza gitti. Demek ki isteyince olabiliyormuş demeden edemiyor insan.

Şimdi gelelim Antakyada neler yapılacağına. Öncelikle aslında bu şehri gezmek için en ideal mevsim bahar. Biz uygun bilet bulduğumuz için geçen hafta sonu gittik ama herkesin söylediği şey biraz daha havalar ısındığında çok daha keyifli olacağıydı. Nitekim hak da verdik gezerken. Ama biz yine de bu mevsimde de sonuna kadar tadını çıkartarak şehrin altını üstüne getirdik 🙂

Antakya’nın yazı çok sıcak olduğu için yazın insanlar yaylalara çıkıyorlarmış. Yaylada hem serin serin vakit geçirip hem de kışlık yiyecek hazırlıklarını yapıyorlar. Eğer yazın gelecekseniz mutlaka yaylalarını da planınıza ekleyin derim.

Şehrin gezilecek yerlerinin başında Arkeoloji Müzesi geliyor. Biz çok müze seven inanlar olmadığımız için bizim olmazsa olmazımız değil ama tabi gitmişken gezdik. Antakya Arkeoloji Müzesi şuan Türkiye’nin en büyük arkeoloji müzesiymiş. Hatta şuanda çalışması devam eden ve Mart ayında açılacak olan %40 lık bir bölümüyle birlikte dünyanın en büyük arkeoloji müzesi olacakmış. Müze merkezden yaklaşık 3 km dışarıda ama biz yürümeyi sevdiğimiz için yürüyerek gittik.

Müze yolu üzerinde bir diğer popüler nokta olan Saint Pierre Kilisesi’ni de ziyaret ettik. St. Pierre Kilisesi Hristiyanlığın en eski kiliselerinden birisiymiş ve Hristiyanların gizli toplantılar için kullandıkları bir mağaraymış aslında burası.

Bunların dışında şehirde başka müze ve kiliseler de var ama biz hem çok sevmediğimizden hem de süre anlamında da çok fazla vaktimiz olmadığından bunları ziyaret ettik.

Şelaleleriyle meşhur olan Harbiye var bir de. Burası da merkeze 8-10 km uzaklıkta bulunan ve dolmuşla 20-30 dakikada gidebileceğiniz bir doğal güzellik. Dağdan doğal kaynaktan çıkan su şelaleler oluşturarak şehrin merkezinden geçen Asi Nehri’ne bağlanıyor. Şelalelerin olduğu yerlerde cafe-restoran olarak bir çok tesis var. Bunlardan birinde oturup şelalelerden akan suların verdiği keyifle bir şeyler içebilirsiniz. Hatta yazın suların içine atılan masalarda ayaklarınızı suya sokarak semaverde çay keyfi yapmak buranın olmazsa olmazıymış. Tabi biz sadece izlemekle yetindik hava soğuk olduğu için 🙂

Antakya’da anlam veremediğimiz ve üzüldüğümüz bir nokta vardı ki o da şehrin bakımsızlığı ve pisliği. Bu kadar kültürel anlamda dolu olan bir şehrin nasıl bu kadar bakımsız olabildiğine çok şaşırdık biz. Şehri gezerken bi 20-30 yıl öncesine gitmiş gibi hissediyor insan. Halbuki o kadar çok güzellik var ki. Biraz yatırım yapılsa gerçek anlamda bambaşka bir yer olabilir.

Biz böyle şehrin bakımsızlığından dert yanarak sokaklarında gezinirken birden daracık ara sokaklarda bulduk kendimizi. Bu dar ve sevimli sokakları gezerken aklımızdan az önceki olumsuz düşüncelerin hepsi silindi gitti. Bizim tesadüf eseri girdiğimiz yer meğerse Eski Antakya evlerinin olduğu sokaklarmış. Bu sokaklar tam bir labirent. Bir yerinden giriyorsunuz ve aralardan başka dar sokaklara bağlanıyorsunuz. Bu şekilde gezerken bazen bir de bakıyorsunuz ki başladığınız yerdesiniz 🙂 İşte böyle amaçsızca dolaşırken bu sokaklardaki kültür cafeleri ve güzel restoranları da keşfettik akşam olmadan. Küçücük sokaklarda onlarca farklı tarzda cafe var ve hepsi de birbirinden güzel. Biz iki gün boyunca her bulduğumuz boşlukta gözümüze kestirdiklerimize gidip oturduk. Bir şeyler içtik, güzel müziklerini dinledik ve gezmeye devam ettik. Cafelerinden en çok beğendiklerimiz; Limonlu Bahçe, La Mistik ve Bade Şarap Evi oldu. Üçünün de ortasında avlusu ve iç taraflarında kapalı odaları var. Hatta burada neredeyse bütün cafe-restoranlar avlu şeklinde. Bu özelliği de bize farklı geldiği için oldukça hoşumuza gitti.

Limonlu Bahçe: Müzikleri güzel. Bir şeyler içmek için ideal bir yer. Biz tatlı da yedik ama beğenmedik. O yüzden tavsiye etmiyorum.

La mistik: Burası Limonlu Bahçe’ye göre biraz daha büyük. Tatlıları çok güzel mutlaka deneyin. Hatta yemekleri ve sunumları da oldukça güzel duruyordu ama biz yöresel yemeklerini yemeyi tercih ettiğimiz için yemek yemedik burada.

Bade Şarap Evi: Ben burayı çok sevdim. Yine buranın da avlusu var. Avlunun ortasında bir odun sobası ve etrafında masalar. Sıcak şarabı meşhurmuş ama ben tatlı şarap sevmediğim için çok hoşuma gitmedi. Kendi yapımları olan sek kırmızı şarapları oldukça başarılı ama, mutlaka denemelisiniz. Bir de ev yapımı patates cipsleri var ki aşırı lezizdi benden söylemesi 🙂

Konaklama olayına da değinecek olursam malesef konaklama seçenekleri Antakya’da gereksiz pahalı geldi bize. Bu yüzden konaklama olarak öğretmenevini tercih ettik. Öğretmenevi tam merkezde o yüzden ulaşım sıkıntısı çekmedik hiç. Her yere yürüyerek gidip geldik. Çok bir beklentiniz yoksa tercih edebilirsiniz. Standart ve temiz. Bizim için bu kadarı yeterliydi o yüzden gayet memnun kaldık.

Eveeett gelelim yemek olayına 🙂

Biz Antakya’ya gelmeden önce yaptığımız ön araştırma sürecinde aradığımız tek şey nerede ne yenirdi 🙂 Gezmekten çok yemek yemeye gittik diyebilirim. Bu anlamda beklentimizi de fazlasıyla karşıladı. Hemen başlıyorum önerilere.

Öncelikle künefe. Künefe için en meşhur yer Çınaraltı Yusuf Usta’ymış. Biz de ilk oraya gittik. Burada künefe büyük tepside ve közde yapılıyor ve dilim şeklinde servis ediliyor. Açıkçası bizim beklentimizi çok karşılamadı. Tam kızarmamıştı çünkü.  Ertesi gün de yemek yediğimiz Avlu Restoran’a dışardan bir yerden bizim için getirttiler. O daha güzeldi ama yine de beklediğimizi alamadık. Sanırım bunun da sebebi; biz künefeyi Van’da künefesiyle meşhur olan Ali Usta diye bir yer var. Hep orada yedik daha önce ve gerçekten çok iyi yapıyorlar. Sanırım ondaki lezzeti aradığımız için biraz hayal kırıklığı yaşadık bu konuda.

Şehrin bir diğer meşhur tatlısı da Haytalı. Haytalı Antakya’da tek bir yerde yenirmiş; o da Affan Kahvesi. Oldukça eski olan bu kahve ilk bakışta sadece erkeklerin gittiği klasik kahveler gibi dursa da Antakya’nın medeniyetini göz önüne alarak içeri girdiğinizde kadınların da aynı ortamda olduğunu görüyorsunuz. Bir de arka tarafında bahçesi var. Haytalı yemeye gelenler orada oturuyor genelde. Haytalı; muhallebinin üzerine 2 top dondurma konulup onun da üzerine gülsuyu dökülerek hazırlanılan bir tatlı. Aslında tam bir yaz tatlısı. Ben çok sevmedim ama Uğur gayet beğendi. Gülsuyu sevenler deneyebilir.

Kahvaltı için de yaptığım araştırmalar sonucunda Sultan Sofrası Kahvaltı Evi’ne gittik. Bol çeşidi ve her birinin ayrı ayrı gerçekten lezzetli olması, çalışanların ilgisi, yöresel ürünlerinin fazla olmasıyla bizi oldukça mutlu etti burası. Hiç tereddüt etmeden kahvaltıya buraya gelebilirsiniz.

Bir de Humusçu İbrahim Usta var. Biliyorsunuz ki Hatay’ın humusu meşhur. Her yer humusçu zaten ama İbrahim Usta bu konuda imza olmuş artık. Gerçekten de hem sevecen tavrı hem de humusunun lezzeti için mutalaka uğrayın derim. Hatta kendi özel yapımları olan tahin ve cevizli ezmeleri de var humusun yanında. Biz gidip yedik bir de eve getirmek için tahin ve humus aldık. Uçakta da el bagajı olarak geçirdik ve hiç sorun olmadı. Gönül rahatlığıyla alabilirsiniz yani. Burası için tek uyarım biraz fazla salaş bir yer olması.

Artık etlere geçebiliriz. Yine popüler noktalarından olan Pöç Kasabı var bir de. Biz ilk gün öğle yemeğine gittik buraya. Burası hem kasap hem de restoran. Sadece 3 çeşit yemek var; tepsi kebabı, kağıt kebabı ve lahmacun. Biz tepsi kebabıyla lahmacun söyledik. İkisini de çok beğendik. Sadece tepsi kebabı yağlı etten yapıldığı için biraz ağır o yüzden yedikten sonra uzun süre pek bir şey yiyemiyorsunuz. Ama yine de mutlaka denenmeli bence. Lahmacunu ise gerçekten başarılı.  Ayrıca küçük bir uyarı olarak tepsi kebabının üzerinde gelen biberleri çok fazla acı, yerken dikkat edin 🙂

En güzelini sona sakladım 🙂 Akşam yemeği olarak internette birkaç popüler öneri var. Bunların başında Konak ve Avlu Restoranları geliyor. Avlu Restoran’ın resimleri bize daha samimi ve sıcak geldiği için biz tercihimizi Avlu Restoran’dan yana kullandık. İyi ki de öyle yapmışız. Yediğimiz her şey aşırı lezzetliydi. Garsonların ilgisi çok güzeldi. Ve fiyatlar da İstanbul’dan giden biri için o kalitede bir yere göre makuldü. Buranın mezeleri çok meşhurmuş. Biz tereyağlı humus, ali nazik ve spesial ürünlerinden biri olan zeytin salatası söyledik meze olarak. Mezelerin hepsi çok lezzetliydi.  Ara sıcak olarak Hatay’ın meşhur lezzetlerinden bizi olan oruk söyledik. O da çok başarılıydı. Ana yemek olarak da istisnasız giden herkesin özellikle yazdığı Kazbaşı söyledik. Gerçekten de övüldüğü kadar vardı. Normal dana etinin kuşbaşından daha büyük boyutlarda servis ediyorlar, adı bu yüzden Kazbaşı’ymış. Yediğimiz en iyi etler arasındaydı kendisi. Sonuç olarak Antakya’ya geldiğinizde yapacağınız ilk şey akşam yemeği için Avlu Restoran’a gitmek olsun. Bu arada Eğer hafta sonu geliyorsanız yer bulamama ihtimalinize karşı 1 gün öncesinden rezervasyon yaptırmanızda fayda var.

Biz Antakya’da 2 gün kaldık. Eğer köylerine ve yaylalarına gitmeyecekseniz bu şehir için 2 gün gayet yeterli bence. Biz uçakla gittiğimiz için sadece merkezin gezdik ama aracınız varsa deniz kenarı olan İskenderun ve Samandağ’ı da ziyaret edebilirsiniz. Havaalanından merkeze Havaş var. Yaklaşık 45 dakikada merkeze ulaşıyorsunuz.

Bir de dönmeden önce yöresel ürünlerinin satıldığı Uzun çarşısını gezip kendi yapımları olan peynirlerinden ve baharatlarından alabilirsiniz, biz çantayı doldurup öyle geldik İstanbul’a 🙂

Ne ne kadar?

  • Havaş kişi başı: 14 ₺
  • Öğretmenevi gecelik kişi başı: 60 ₺
  • Pöç Kasabı 2 kişi ortalama: 70 ₺
  • Künefe Porsiyon (dondurmalı) : 12 ₺
  • Humus Porsiyon : 12 ₺
  • Bade Şarap Evi Sıcak Şarap/Kadeh Şarap : 20 ₺
  • Sultan Sofrası serpme kahvaltı kişi başı: 30 ₺
  • Haytalı Porsiyon: 7 ₺
  • Avlu Restoran 2 kişi ortalama : 150 ₺
Share:

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *